Ana içeriğe atla

Ölüm bizi ayırana kadar - sonsuz aşk var mı?

 

Ölüm bizi ayırana kadar - sonsuz aşk var mı?

öncelikle aşk nedir sorusu ile başlamak daha doğru bir giriş olabilir.
aşk; bilimsel veya fizyolojik açıklanması duygusal, sanatsal ve edebi romantizm açıklamasından daha kolay tanımlanabilen ve daha nesnel işlenen bir kavram.
bilimin izahına göre  aşk; biyo-kimyasal süreçlerin sonucunda beynin değişik bölgelerinde oluşan kimyasal  etkileşimlerin yaratığı bir eylem . Aynı zamanda beyin ile kalbin koordine olduğu ya da tekilleştiği bir süreç. Bilim aşkın somut haliyle yani biyolojik nedenleri ve sonuçları üzerine konuyu ele almayı uğraş hale getirir. aşkın salt bir duygu durumu olmadığını; bir üreme mekanizması olan cinselliği gütmesi ve neslin sürekliliğini idame ettirmesi gibi gizil bir rol üstlendiğini izah eder.
Şimdi gelgelelim en kompleksli yani romantik, öznel ve edebi tanımının münhasır sürecine:
Aşk, insanoğlunun bu kavramla tanışmasından beri bunu izah etme arayışına girmiştir.
bu girişim ya da tanımlama hiçbir zaman bulunduğu koşullardan , iktisadi, sosyal örgütlenme tarzı, siyasal düzen erki ve coğrafi faktör vb. Değişkenlerden bağımsız değildir. Mitolojilerin, masalların ve efsanelerin 
Muhtevasında da başat hale gelmeyi başarmıştır. Aşk diğer duygulardan ayıran ve daha da ötesi onu ilgi çeken diğer bir yönü ise bu kadar sıradan olup ta her çağda, koşulda ve coğrafyada kendini canlı ve diri tutarak marjinalleşmeyi başarmasıdır. aşk tanımlanacak ya da bir kalıplar silsilesinin kisvesine girmeyecek kadar anarşik bir aksiyondur. aşkın manevra kabiliyeti uygarlıkların, imparatorlukların, devletlerin ve her türlü  muhtelif toplumların yazgısın da en az tanrı, yasallar ve geleneksel normlar kadar geniştir.
Ne toplumsal bir eylem ne de bireysel salt kendi halinde bir özne ve ona yüklediğin anlamla vücut bulur zihninde, sadece derisi sende kalır asıl özü olan kemiği o duygunun salt gerçekliğidir ve maalesef hiçbir zaman sahip olamayacaksın o kemiğe işte budur aşkın hem soyut hem de somut anatomisi.
aşk varoluşundan beri bekareti bozulmamıştır. Ne efsaneler ne eski ahit  mitolojileri ne de şiir, roman ve edebi yaratılar bu bekareti delmeye başarabilmiştir. sadece tek taraflı orgazm yaşamışlar yani aldatıcı bir hisle tatmin olduklarına aldanıp tılsımını bozduklarına inanmışlar.
şimdi gel gelelim yazımızın ana temasına; ölüm bizi ayırana kadar-sonsuz aşk var mı?
aşk ölümle bazen kardeştir bazen de  ezeli bir düşman aşk ile ölümle aynı suda yüzer ama farklı boğulurlar. sonsuzluk ütopyası  aşkın fertlerine histerik kompleksi yaşatan  distopyan bir silahtır.
ölümsüz ve sonsuz  aşk hazzı nevrotik bir sefaletin rüzgarıyla alabora olmuştur.
aşk varken sonsuzluk ve ölüm yitirilmiştir ölüm ile sonsuzluk varken aşk yitirilmiştir.
aşkta ızdıraplar ve kahırlanmalar sinsi ihtiraslarımızın doğal bir dürtüsüdür.
aşk ekseriyet itibarıyla sadelik ve doğalıktan tarafgir olmuştur. akışına bırakmak belki bir nebze anlamlı kılmayı mümkün kılabilir. Aşkın iz düşümü ne rasyonaliteye ne de safsataya yansıtılabilir.
İşin asıl özü veya tematik şiarı:
''AŞKIN DOĞAL AKIŞINA CEPHE ALANLAR EVHAMIN UÇURUMUNA SÜRÜKLENİRLER.''

 aşkı tanımlayacak kadar zeki ve aklı başında biri değilim sadece öznel tahlillerim.









Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

insanlığın en büyük silahı düşünmek

Düşünmenin ve sorgulamanın amacı düşünmek amaç mı? Ya da gereçmi bence Gerek ve amaç bu amaçlar doğrultusunda İnsanlık bir nelze olsa bile dünyaya egemen olması isteği artmıştır ve sonradan bilim Dünyasının oluşması ve gerçeğin yalanın egemenliğinden kurtulması insanlığı dünyayı anlama çabasına soktu her türlü baskının ve tahakkümün altında olan bilim özellikle orta çağ zihniyetinin reforma uğramasıyla özerk yapıya büründü Yani kısacası bağnazlığın egemenliğinden kurtulmaya başlayan her nefer yaşam dair Yorum gücü artar bizde yorum gücü artan nedenlerden olalım saygılarımla

Felsefe

 Felsefe bilme merakının tetiklenmesinde rol oynayan bir düşünce okuldur bu okul klasik veyahut dogma bilme güdüsünden uzak bir okul.  Bu okulun yaratıcıları sorgulama iç güdüsünü edinebilmiş şahsiyetlerdir